25 Ocak 2014 Cumartesi

Büyük İskender İmparatorluğu

    MAKEDONYA KRALLIĞI

 II. PHİLİPPOS VE MAKEDONYA KRALLIĞI

Makedonya, Balkanlar ve Yunanistan yarımadası arasında yer alır. Yunanistan’ın kuzeyinde Yunanlılar ile ilişkide bulunmuş ve Yunan etkisinde kalan üç devlet bulunuyordu: Epeiros, Thrakya ve Makedonya.Bu üç devletten en önemlisi kuşkusuz Makedonya idi. Irkları bakımından kesin bir köken bulunamayan Makedonlar hakkında  Yunanlılarla mı İlliryalı’lar mı ya da Thrak’larla mı akraba oldukları sorunu eski çağ tarihçilerinin ve filologların devamlı tartıştığı bir konu olmuştur. Heredotos’a  göre M.Ö 12. yy da kuzey kökenli istila dalgası Dorları da yerinden oynatmış ve Dorlar arasında ‘Makednon Ethnos’ olarak bilinen topluluk güneybatı Makedonya (Makednon bölgesinden) gelmişti.Bu görüşe göre bu topluluktan arta kalanlar,Klasik dönem Makedonlarının çekirdeğini oluşturmuştu.Atinalı hatip Demosthenes Makedonların barbar olduklarını ileri sürmekte, tarihçi Polibyos ise Makedonlar ve Yunanların aynı ırktan olduklarını söylemektedir.
 Makedonyalı’lar hakkında bilinen az sayıda bilgi ile Makedonyalı’ların devlet teşkilatı,din töre ve adetlerine bakarak bunların bir Yunan kabilesi oldukları söylenebilir. Makedonyalı’lar yerleştikleri kuzey bölgelerinde  güneyde oturan kabileler kadar çabuk bir siyasal ve kültürel gelişim geçiremedikleri için Yunanlı’ların göçebelik  çağından kalma bir takım kurul ve adetlerini uzun süre korumuşlar , kendilerinden önce ülkelerinde oturan Anadolu kavimlerinin ya da daha sonra buralara gelen Thrak’lar ve İlliryalı’ların etkilerinde kalarak 5. Yüzyılda kendileri ile akraba olduklarını unutan Yunanlı’lara ‘barbar’ bir kavim gibi görünmüşlerdir.Heredotos’tan öğrendiğimize göre Makedonya kralı İskender I’in(M.Ö 495-450/40) Olimpiyatlara katılma isteği Yunanlarlar tarafından önce başka ırktan olduğu gerekçesi ile önce reddedilmiş daha sonra kralın Argos ile olan ilişkilerini açığa vurmasından sonra kabul edilmiştir.
Makedonyalı’ların devlet teşkilatına bakacak olursak Thrakya ve Epeiros gibi feodal nitelikte bir krallık olduğunu görürürüz.Kral hem en yüksek idare amiri  hem baş komutan,baş rahip,baş yargıçtı.Makedonya’ da çağ tarihi boyunca iktidar mevkiinde bulunan kral hanedanı, İskender’den başlayarak, Heraklesoğullarından Argos’taki Temenid’ler ile akraba olarak gösterilen Argead’lar hanedanı idi.Babadan oğla geçen krallık da ,kralın yanında büyük toprak sahiplerinden oluşan asiller önemli yer tutardı.Bu asiller ‘hetairos’ yani ‘arkadaş’ adını alır , kralın başkanlığında toplanır ve ağır silahlı süvari olarak savaşa giderlerdi.bunların yanında en çok İskender I’den başlayarak ‘pezhetairos’ olarak gösterilen ve köylülerden oluşan piyade birlikleri vardı. Makedonya’da , Yunanistan’da olduğu gibi şehir devletleri meydana gelmediği için krallık asiller tarafından ortadan kaldırılmamış Makedonya tarihi boyunca varlığını korumuştur.Bu teşkilat içinde ordu meclislerinin önemli bazı yetkileri vardı: yeni kralı kabul etmek ve ya reddetmek,bazı önemli sorunlarda yüksek mahkeme halini alma v.s
Krallık, monarşik yapılarda olan taht kavgaları ile zaman zaman sarsılsa da zaman içerisinde yavaş fakat sürekli olarak gelişmekteydi.Krallığın kurucusu M.Ö 7 yy’ın ilk yarısında yaşamış olan ve ilk kral olarak görülen I. Perdikkas’tır. Fakat bu kraldan M.Ö 6. yy’ın sonlarında hüküm süren I. Amintas’a kadar gelen krallar hakkında  kesin bilgiler yoktur. Fakat son I. Amintas zamanında Makedonya’nın Pers’lere tabi olan vasal bir devlet haline geldiği ve İskender I  zamanında Yunanlı’lar gibi Makedonyalı’ların da Pers egemenliğinden kurtulduğunu biliyoruz. Bu kral sınırlarını Strimon’a kadar genişletmiş,sonraları Attika-Delos birliğinin başında bulunan Atina Halkidike’yi egemenliği altına almaya çalışınca Atina ile olan ilişkileri gerginleşmiş ama Yunanistan ile dostça geçinilmiştir.

Peloponnesos Savaşı(M.Ö 431-404) sırasında kral olan Perdikkas II  kimi zaman Atinalı’ları kimi zaman Spartalı’ları destekleyerek iki yüzlü bir siyaset izlemiştir. Beşinci yüzyılın son çeyreğinde tahta çıkan Arkhelos(413-399) ,Tukudides’e göre kendisinden önce gelen 8 kraldan daha çok başarılar kazanmıştır.
M.Ö 399’dan 359 kadar Makedonya bir kargaşalık dönemi yaşamıştır.M.ö 359 da tahta çıkan Aminta’ın oğlu II . Philippos  zamanında büyük bir devlet haline gelmiştir.Atinali hatip Demosthenes etkisi ile bu devlet adamının büyüklüğünü kavrayamamış olan sonraki kuşaklar ve 19. yy tarihçilerinin aksine bugünkü tarih araştırmları Philippos’u Atina siyaseti bakımından değil, fakat Makedonya siyaseti bakımından incelemekte bu kral hakkında doğru bir hüküm verebilmiştir.

Korinth Birliği ve Büyük Doğu Seferi

Philippos ilk önce Epeiros’un önemli bir kısmını almış. Kuzey Ege’deki Amphipolis kentini şehrini ve yakınlarındaki Pangaion altın madenlerini ele geçirmiştir(M.Ö 356).Yunanistan’daki karışıklıklardan yararlanarak Abdera,Maroneia ve Methone’yi ele geçirmiştir(M.Ö 355). M.Ö 348 de Olynthos’u da alarak tüm Kuzey Yunanistan’ı topraklarına kattı. Böylelikle II. Philippos  Thessalia başkanı oldu ve tüm Yunanistan’a müdahale edebildi. Bu büyük ilerleyiş ile Yunanların gözünü korkutmuş ve Atina ; tüm Yunan polisleri hatta Perslerden bile yardım istemişti. Bunun üzerine II. Philippos M.Ö 338 Kopais gölü batısındaki Khaironeia  yakınlarında oğlu Aleksandros’unda olduğu savaşta Atina ve Thebai önderliğinde kurulmuş olan Yunan kuvvetlerini yendi.
Her ne kadar yunanlar arasında savaş eksik olmasa da onlar için en büyük tehlike Persler idi. Bu ortak düşmana karşı koyabilmek ve onu yok edebilmek için yunanların ilk önce kendi aralarında birleşebilmeleri gerekiyordu. Bu uzlaşmanın da bir politikası olmalıydı. Böylece ‘panhellenizm’ yani ‘Yunanların Birliği’ düşüncesi doğdu. Bu, her Yunan’ın sempati ile baktığı ,ama söz konusu birliği sağlayacak önderin kim olacağı sorusunu da beraberinde taşıdığı bir düşünce idi.Atinalı hatip İsokrates , M.Ö 346’da Makedon kralı II. Philippos’a yazdığı açık mektupta,Yunan ulusunun başlıca beş büyük kentinin(Atina,Argos,Sparta,Korinthos,Thebai güç birliği yaparak , onun komutasında Perslere karşı sefer düzenlemesini istiyordu.
Kabile birliği üzerine kurulu feodal devleti bir kralın idaresinde güçlü birleşik bir devlet haline getiren bu büyük devlet adamı Khaironeia zaferi sonucunda M.Ö 337 de Sparta hariç Yunanistan’ın tüm şehirlerinin kurmuş olduğu Korinthos birliğinin hegemonu seçildi. Artık güvende olan II.  Philippos ve oğlu III. Aleksandros Perslere karşı büyük bir sefer yapacaklarını ilan ettiler ve büyük seferin hazırlıklarına başladılar.
Seferin amacı Batı Anadolu’daki kentleri Pers egemenliğinden kurtarmak ve Perslere Yunan dünyasının asıl gücünü göstermek idi.
Fakat Philippos M.Ö 336’da kızı Kleopatranın evlilik kutlamaları sırasında 46 yaşında Aigai’da bir suikast sonucu öldürüldü
.
Büyük İskender ve Doğu Seferi

Hellenler’in, Makedonya Egemenliği’nden kurtulmak için PHILIPPOS’un ölümünden yararlanmak istemeleri üzerine, PHILIPPOS’un oğlu ve halefi olan İSKENDER (ALÉKSANDROS) Thebai’yi tahrib ederek isyanı bastırmış ve  Korinthos’ta “Hellen Birliği” yeniden kurulmuştur

İskender’in M.Ö 334–325 yılları arasında Pers Devleti’ne karşı büyük bir fetih hareketine giriştiğini görüyoruz. Bu seferin nedenlerinin başında, İskender’in –babasından devraldığı–kurmak istediği büyük dünya imparatorluğu ile ilgili planları ve Önasya’nın zenginlikleri gibi ekonomik çıkarlar vardır. 30 bin piyade ve 5 bin süvari ile M.Ö 334 yılında Çanakkale Boğazı’nı geçen İskender’in Granikos  (Biga) Çayı kenarında Persler’e karşı zafer kazanması, Anadolu’nun batı kıyılarındaki başlıca limanların (Ephesos gibi) ve içteki önemli kentlerin (Sardes gibi) Makedonyalılar’ın eline geçmesine yol açmıştır. Makedonyalılar, yalnızca Miletos ve Halikarnassos’ta (Bodrum) mukavemetle karşılaşmışlarsa da, bu kentleri de büyük kayıplara uğramaksızın ellerine geçirmişlerdir.

M.Ö 333 yılı İlkbaharında Gordion’a hareket eden İSKENDER, Ankyra (Ankara) üzerinden güneye inerek Toroslar’ı aşmış ve Makedonya ve Pers orduları Issos yöresinde Pinaros Çayı (Deliçay?) kenarında bir kez daha karşılaşmışlardır. Bu muharebede Kral III. Dareios yönetimindeki Pers ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmış; İSKENDER, arkadan gelebilecek bir tehlikeyi önlemek için Pers kralının emrindeki Fenike kentlerine saldırmış; Tyros’u kuşatarak ele geçirmiştir (M.Ö 332).İskender M.Ö 332’de Mısır’ı da ele geçirip burada İskenderiye (Aleksandreia) Kenti’ni kurmasıyla seferin ilk aşaması tamamlanmıştır.

Seferin bu ilk aşamasında Akdeniz kıyılarını eline geçirmiş olan İskender, M.Ö 331’den itibaren, Pers Devleti’nin tümüyle ele geçirilmesi ile sonuçlanacak olan yeni bir saldırıya geçmiştir.M.Ö 331’de Persler’e karşı Gaugamela (Assur Bölgesi’nde) Muharebesi’ni kazanması üzerine ordusu tarafından “Asya Kralı” ilan edilen İskender, tüm Mezopotamya’yı eline geçirmiş, Babil’e girerek oradaki rahipler tarafından ülkenin meşru hükümdarı olarak selamlanmıştır. Nihayet Susa ve Persepolis de ele geçirilmiş; İskender “Panhellen Öç Seferi”nin bu şekilde bittiğini resmen ilan etmiş; böylece “Hellen Birliği”nin seferi de resmî olarak sona ermiştir.Bununla birlikte İskender’in fetih seferini sürdürdüğünü görüyoruz.

Bu arada, kaçmakta olan Pers Kralı Daerios’un bir satrabı (valisi) tarafından öldürülmesi, İskender’in Pers tahtının meşru varisi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.İskender’in M.Ö 330–327 yılları arasında Doğu İran ve Orta asya’da yaptığı savaşlar, Pers Krallığı’nın doğu satraplıklarını da ele geçirmek amacını güdüyordu. İskender  bütün bu ülkelerde “Aleksandria” (“İskenderiye”) adını taşıyan askerî üsler kurmuş ve oralara güçlü garnizonlar yerleştirmiştir.M.Ö 327–325 yılları arasında Hindistan’a da bir sefer düzenleyen İskender’in amacı, iskân edilmiş dünyanın sonunu bulmak idi.M.Ö 326’da İndus Vadisi’ne giren İskender, Kral POROS’u yenmekle birlikte, ülkelerinden çok uzaklaşmış bulunan askerlerinin başkaldırması üzerine geri dönmek zorunda kalmıştır. İskender karayoluyla; generallerinden Nearkhos yönetiminde bir başka grup ise deniz yolundan Mezopotamya’ya geri dönmüşlerdir. Böylece, kurulmuş olan İskender Devleti, Ege’den İndus’a kadar uzanan bir dünya imparatorluğu niteliğini kazanmış bulunuyordu.




BÜYÜK İSKENDER İMPARATORLUĞU

Yapısı ve Niteliği

İskender’in imparatorluğunu incelediğimizde yapısı ve niteliği hakkında şu noktalara değinmek doğru olacaktır:

1)Pers yönetim sisteminin alınması: Mevcut yönetim teşkilatlarının prensip olarak olduğu gibi bırakıldığını görüyoruz.Bu teşkilatlar, batıda kent devletleri, doğuda ise satraplıklar idi. Devletin resmî dili Hellence (Attika Lehçesi) olmuştur.Askerî ve sivil yönetim birbirinden ayrılmış; fakat tek bir maliye teşkilatı kurulmuştur.

2)Ekonomi: Tek bir para sistemi ile bir “dünya ekonomisi alanı”nın oluşması için gerekli ortam hazırlanmıştır. Ticaret geliştirilmiş; yapılan yeni liman ve yollar; ulaşımı, dolayısıyla ekonomiyi canlandırmıştır.

3)Kaynaştırma politikası: Hellen, Makedon ve Doğu kökenli insanların birbirleriyle evlenmeleri sağlanarak, Batı ve Doğu kültürlerininin de birbirleriyle kaynaşması amaçlanmıştır.Ayrıca Doğu ve Batı kökenliler eşit haklara da sahip
kılınmışlardır.

4)Salt monarşi: Pers saray protokolü (örneğin diz çökme), Doğu âdet ve giysileri alınmış; kral sınırsız yetkileri olan ve hatta tanrılık mertebesine ulaşmış bulunan bir hükümdar olmuştur. İmparatorluğun başkenti Babil idi.


Hellenizm Kelimesinin Anlam ve Niteliği

Alman tarihçi J. G. Droysen ilk ve doğru olarak gördüğü şekilde, Hellenizm gerek kavram,gerekse nitelikleri bakımından bir çağın sona erdiğini yeni bir çağın başladığını gösterir. Gerçekten antik çağda Grekçeyi bilmek ve bu dile hakim olmak Helenizm kelimesi ile karşılanıyordu.

Bu noktadan hareket eden Droysen 1830’larda yazdığı ‘Geschichte des Hellenismus’ adlı eserinde bu kelimeyi ilk defa modern araştırma alanına almış ve İlk Çağ tarihinde Grekçenin Hellas’ın  ötesinde ;Ön asya’ya doğru yayılarak milliyeti ne olursa olsun tüm aydınların dili olduğu dönemi bu kelime ile anlatmıştır.

Droysen kelimenin anlattığı anlamın çok ötesinde, bu dönemde Grek kültür öğeleri ile Ön asya kültür öğelerinin birbirleri ile karışması sonucunda ,yeni ve uluslar arası bir kültürün,yani Hellenizm kültürünün ortaya çıktığını görebilen ilk kişidir.

Hellenizm bugün dil alanından ayrılarak daha geniş bir şekilde bir kültür tarihi anlamını ifade eder.

Helenistik Dönemin Belli başlı Özellikleri

Bu dönemde geniş topraklar üzerinde milliyetçi duygusu olmayan devletler kurulmuştur.Helenistik dönem devletleri sülaleye bağlı ulusal nitelikten kurtulmuş son derece geniş arazili devletlerdir. Bu devletler çok karışık ve mesleklerinde uzmanlaşmış memur kadroları tarafından yönetiliyordu.

Kozmopolitizm: Grekler Arkaik ve Klasik Dönemlerde her birey devletin bir üyesi ve devlet aynı zamanda bireyin vatanı idi.Grekçeyi iyi bilmeyen veya ona yabancı herkes  ‘Barbar’ olarak adlandırılıyordu. Helenistik Devletlerde ise asıl önemli olan eğitim ve öğretimdi. Bütün aydınlar hukuk bakımından birbirlerine eşittiler ve Hellen-Barbar ayrımı ,aydın olanlar-olmayanlar şeklindeki bir farklılığa bürünmüştü.

Synkritizm: Helenistik Dönemin baskın felsefi görüşü; insanlık aslında bir birlik teşkil etmekte, çeşitli kültürler insanların tek ve ortak malı olan tek ve değişmez evrensel gerçeğin çeşitli şekillerde ifade olunmasından ibaret bulunmaktadır. Bu düşünce tarzı ile özellikle Ön Asya’nın büyük ve kadim tanrıları Hellenistik Dönem içerisinde uluslararası tanrılar düzeyine ulaşmışlardır.


BÜYÜK İSKENDER’DEN SONRA OLAN OLAYLAR

Büyük İskender’in Halefleri

Büyük İskender’in M.Ö. 13 Haziran 323’te Babylon’da (Babil) ölümünden sonra, meydana getirilmiş olan imparatorluğun başına kimin geçeceği sorun oldu; çünkü İskender, tahta vâris bırakmamıştı. Bu belirsizlik nedeniyle kısa bir süre sonra taht kavgası başladı. İskender’e en yakın olan komutanlar, imparatorluğun başına geçmek ya da belirli bölgelerde yönetimi ele almak için birbirleriyle mücadeleye başladılar.

3.2. Babylon Toplantısı ve Satraplıklar

Çok geçmeden, “Diadokhlar” (Diadokhoi; tekili diadokhos) adı verilen İskender’in halefleri, yani ona yakın olan komutanlar, Babylon’da bir Devlet Konseyi oluşturularak, imparatorluğun yönetim biçiminin nasıl olacağı konusunu tartıştılar. İmparatorluğun başına  vekâleten atanacak adaylar arasında adı en çok geçenler Perdikkas, Ptolemaios, Seleukos, Lysimakhos, Antipatros, Krateros ve Antigonos idi. Bunlardan Antipatros, Krateros ve Antigonos ise Konsey’e katılmamışlardı. Bu arada, İskender’in karısı Roksane’nin doğacak çocuğunun erkek olması halinde, Konsey onu kral seçecekti. Bu bekleyiş sırasında imparatorluğun başıboş kalmaması için devletin başına geçici olarak Perdikkas atandı.Taht için beklenen Roksane’nin bebeğinin yanı sıra, bir de İskender’in üvey kardeşi III. Philippos Arrhidaios vardı. Fakat Arrhidaios taht için henüz çocuk yaştaydı. Çok geçmeden Roksane bir oğlan bebek dünyaya getirdi; babasından dolayı adını Aleksandros (IV.) koydular. Bundan böyle tahtın meşru mirasçısı olan Aleksandros ve Arrhidaios’a değin, Devlet Konseyi, imparatorluk topraklarının yönetimini komutanlar arasında bölüştürdü. imparatorluk ordusunun ve Asya’nın yönetimi Perdikkas’a verildi. Dolayısıyla, en büyük güç Perdikkas’ın elinde toplanmış oluyordu.

Krateros ve Antipatros, Makedonya ve Yunanistan’ı ; Antigonos Monophthalmos, Büyük Phrygia, Lykia ve Pamphylia’yı ; Leonnatos, Hellespontos Phrygia’sını (Küçük Phrygia); Menandros, Lydia’yı; Lysimakhos, Trakya’yı; Philotas, Kilikia’yı; Laomedon, Suriye’yi; Eumenes, Kappadokia ve Paphlagonia’yı; Ptolemaios da Mısır’ı aldı. Seleukos ise şimdilik bu paylaşımın dışında kaldı. Kendisine, Perdikkas’ı sağ kolu olarak, Süvari Birliği’nin komutası verildi.

Triparadeisos’daki Devlet Konseyi ve Satraplıkların Yeniden Dağılımı

Perdikkas’ın güçlenmesi diğer komutanları rahatsız ediyordu. Perdikkas, İskender’in cesedini Babylon’dan Makedonya’ya götürmek isteyince, Ptolemaios, İskender’in Mısır’da (Siva’da) gömülmesini vasiyet ettiğini öne sürerek, cesedi Memphis’te alıkoydu ve Aleksandreia’da (İskenderiye) bir anıtmezar inşa ettirmeye başladı. Böylece Diadokhlar arasındaki ilk sürtüşme başladı. Bu arada, bir iç savaş yaşayan Kyrene, Ptolemaios’tan yardım isteyince, Ptolemaios bunu fırsat bilerek (Perdikkas’ın iznini almaksızın) Kyrene’ye geldi ve kenti ele geçirdi. Ptolemaios’un, kendisine karşı bir tavır takındığını sezen Perdikkas da M.Ö. 321 baharında Mısır’a girdi. Böylece İskender’in cesedini de almayı düşünüyordu. Fakat Nil Nehri’ni geçmek üzere Memphis yakınında kurduğu kampta, içlerinde Seleukos’un da olduğu subaylar› tarafından öldürüldü. Perdikkas’ın askerleri Ptolemaios’un tarafına geçtiler. Bundan böyle devlete yeni bir düzen vermek ve yönetim şeklini belirlemek üzere aynı yıl (M.Ö. 321) Suriye’deki Triparadeisos’ta, Antipatros ve Antigonos’un da katılmasıyla ikinci bir Devlet Konseyi toplandı. Bu toplantı da alınan karar uyarınca Antipatros imparator vekili; Antigonos ise Asya’daki büyük ordunun komutanı seçildi. Seleukos, Babylonia Satraplığını; Ptolemaios da  Mısır  ve Kyrenaika’yı aldı.

Gaza Savaşı

Fakat birkaç yıl sonra, M.Ö. 319’da Antipatros öldü. Antigonos en güçlü kişi durumuna geldi. Mısır’da Ptolemaios, Trakya’da Lysimakhos, Makedonya’da ise Kassandros, Antigonos’a karşı bir koalisyon oluşturdular. O sıralar Ptolemaios’un yanında bulunan Seleukos da koalisyonda yer aldı. İskender’in fethettiği yerlerden daha fazla pay isteyen, hüküm sürdükleri toprakların sahipliğini isteyen müttefikler, M.Ö. 315’te Antigonos’a bu isteklerini ileten bir heyet gönderdiler. Antigonos bu isteği reddedince, savaş başlamış oldu. Antigonos, Makedonya’daki Kassandros’a karşı savaşı hazırlıkları yaparken, oğlu Demetrios’u da Suriye’ye gönderdi. Amacı güneydeki kanadında Ptolemaios’a karşı güçlendirmekti.
M.Ö. 312’de Ptolemaios, Demetrios’un üzerine yürüdü. Filistin’de Gaza’da (Gazze) yapılan savaşta Demetrios yenildi ve kaçtı. Gaza Savaşı’ndan sonra Diadokhlar arasındaki savaş devam etti.

Ardılların Egemenlik Mücadelesi

Bu arada Seleukos, Media’ya (İran) gitti. Tekrar toparlanan Demetrios da büyük bir ordu ile Babylon’a döndü. M.Ö. 311’de bir barış antlaşması yapıldı. Seleukos’un dışında gerçekleşen bu antlaşmaya göre, Antigonos Asya’nın en büyük komutanı oluyordu; Kassandros da, o sıralar 13 yaşında bulunan İskender’in oğlu IV. Aleksandros tahta geçinceye değin krallığa vekâlet edecek ve Avrupa’nın hükümdarı olacaktı. Lysimakhos Trakya’da, Ptolemaios Mısır’da hüküm sürecekti. Seleukos bu antlaflmanın dışında kalmakla birlikte, o da Suriye, Fenike ve Karia’yı almıştı, imparatorluğun başına  vekil olarak geçen Kassandros aynı yıl, yani M.Ö. 311’de,iskender’in oğlu ile annesi Roksane’yi öldürttü. Böylece tahtın yasal vârisi ortadan kalkınca, kendisi vekil olarak imparatorluğun başına geçecekti. Fakat bu hesap tutmadı. Bundan böyle Büyük İskender’in devletini tek bir kralın yönetiminde bütünüyle koruma politikası kalmadı. Diadokhlar arasındaki mücadele daha da kızıştı; yeni savaşlar kaçınılmazdı.

Ptolemaios, Batı Anadolu kentlerini Antigonos’un egemenliğinden kurtarmak için bölgeye bir ordu gönderdi. Antigonos’un oğlu Demetrios, bu ordu ile savaştı. Fakat sonunda Ptolemaios ile Demetrios bir anlaşma yapıp aralarındaki savaşa son verdiler. Bundan sonra Ptolemaios, Avrupa’nın hükümdarı durumundaki Kassandros ile karşı karşya gelmek üzereydi ki, Yunanistan’da destek bulamayınca geri dönmek zorunda kaldı. Bu kez Ptolemaios’un yapamadığını Antigonos yapmak istedi ve Kassandros’a savaş açtı. Antigonos’un oğlu Demetrios’un başarılı mücadelesi sonunda, Kassandros Atina, Megara ve Khalkis’i boşaltmak zorunda kaldı. Demetrios kendini Hellenlerin kurtarıcısı olarak ilân etti. Antigonos ve Demetrios kral kabul edildiler ve “Kurtarıcı Tanrı” olarak saygı gördüler. Demetrios, M.Ö. 306’da Kıbrıs’a gitti. Adanın yönetimi Ptolemaios’un kardeşi Menelaos’un elindeydi. Demetrios adaya çıktı ve Menelaos’u yendi. Ptolemaios da kardeşine yardım için yola çıktı. Salamis açıklarında yapılan deniz savaşında Demetrios, Ptolemaios’u yenilgiye uğrattı. Böylece stratejik açıdan çok önemli olan Kıbrıs’ı ele geçirdi. Bu zaferden sonra Antigonos ve Demetrios resmen “kral” (basileus) unvanını aldılar. Bir yıl sonra da Ptolemaios, Seleukos, Lysimakhos ve Kassandros da aynı unvanı kazandılar. M.Ö. 305’te Demetrios, Ptolemaios’un müttefiki olan Rhodos Adası’na sefer yaptı. O zamana değin bilinen en gelişmiş savaş makinelerinin kullanıldığı kuşatma bir yıl sürdü; fakat Rhodos alınamadı. Demetrios bu uzun kuşatma harekâtından dolayı “Poliorketes” (kuşatıcı) lâkabıyla anılmaya başladı.

İpsos Savaşı

Aynı yıl Yunanistan’ı Kassandros’un elinden kurtarma planını tamamlamak için Tesalya’ya giren Demetrios, çok geçmeden Yunanistan’ı ele geçirdi. Böylece Antigonos ve oğlu Demetrios batıda büyük bir güç oluşturdular. Kısa bir süre sonra Lysimakhos, Seleukos ve Ptolemaios’un Antigonos’a karşı yeni bir koalisyon oluşturduğunu görüyoruz.

Bu arada Seleukos, Baktria’dan Hindistan içlerine kadar ilerlemişti. Pencap’ta Kral Çandragup da (Eski Yun. Sandrakottos) 3.000 savaş filiyle onu bekliyordu. Fakat savaş olmadı; Seleukos kral ile bir dostluk antlaşması yaparak bölgenin hükümranlığını ona bıraktı ve karşılaştığında 500 savaş fili aldı. Lysimakhos, Antigonos’un ortadan kaldırılması için bir plan hazırlamıştı. Kendisi, Anadolu’yu istila edecek ve Kassandros üstündeki baskıyı hafifletecekti. Yani Antigonos ve oğlu Demetrios, yalnızca Kassandros ile değil, fakat aynı zamanda Lysimakhos’un ordusuyla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Ertesi yıl da Seleukos’un ordusu gelip Lysimakhos’un ordusu ile birleşecek; böylece Seleukos ve Lysimakhos’un gücü, Antigonos ve Demetrios’un gücü ile hemen hemen dengelenmiş olacaktı. Bu arada Ptolemaios, Antigonos’un Filistin ve Suriye’deki güney kanadına saldıracaktı.

Gerçekten de Lysimakhos’un planı işledi. Lysimakhos’un Hellespontos’tan (Çanakkale Boğazı) Anadolu’ya geçtiği haberini alan Demetrios, Anadolu’ya girdi. Seleukos da filleriyle Kappadokia’ya geldi; kışı orada geçirdi. O sıralar Suriye’deki yeni başkenti Antigoneia’nın kuruluş kutlamalarında bulunan Antigonos ise Demetrios ile birleşme üzere Kilikia üzerinden Phrygia’ya girdi. Lysimakhos, Antigonos ve oğlunu oyalarken; Seleukos da Lysimakhos’un kuvvetleriyle birleşti. Phrygia’nın batısında Ipsos’ta (Sipsin / Çayırbağ Köyü) yapılan savaşta (M.Ö. 301) Lysimakhos ve Seleukos’un birleşik ordusu, Antigonos ve Demetrios’un ordusunu bozguna uğrattı; Antigono öldü, Demetrios ise kaçtı. Bu savaşta Seleukos’un filleri âdeta tank vazifesi görerek savaşın kazanılmasında çok etkili oldular. Diadokhlar, Antigonos’un topraklarını paylaştılar. Toros (Tauros) Dağları’na dek Anadolu’nun büyük bir kısmını Lysimakhos aldı; Seleukos’un payına da, Toroslardan Indos’a kadar doğu ülkeleri ve Yukarı Suriye düştü.
Ptolemaios ise Aşağı Suriye ve  Filistin’i aldı; fakat Seleukos, savaşta aktif rol almayan Ptolemaios’un bu payına karşı çıktı. Bu toprak sorunu Ptolemaioslar ile Seleukoslar arasında uzun süren mücadelelere neden olacaktı. Böylece, Ipsos Savaşı’ndan sonra Büyük İskender İmparatorluğu’ndan doğan Lysimakhos, Seleukos ve Ptolemaios devletlerine, Kassandros’un Makedonya Devleti’ni de eklemeliyiz. Ipsos Savaşı’ndan bir süre sonra (M.Ö. 283) Demetrios öldü.

Korupedion Savaşı

M.Ö. 281 yılında Anadolu’nun bazı kentleri   Seleukos’u  Lysimakhos’a karşı  yardıma çağırdılar. Seleukos, büyük bir ordu ile Torosları aşarak Anadolu topraklarında ilerlemeye başladı. Son yıllarda Lysimakhos’un kötü yönetimine maruz kalan kıyı kentleri  Seleukos’a kucak açtılar. Bergama’da (Pergamon) Philetairos kenti teslim etti ve 9.000 talanton verdi. Sardeis teslim oldu; Bithynia’da Zipoites ordusu ile Seleukos’a katıldı. Smyrna’nın kuzeyinde Hermos (Gediz) vadisindeki Korupedion’da yapılan savaşta, Seleukos, 80 yaşındaki Lysimakhos’u yenilgiye uğrattı ve öldürdü (M.Ö. 281). Böylece, “Diadokhlar Savaşı” sona erdi. Korupedion zaferinden sonra Seleukos Anadolu’nun ve Indos’a değin Doğu’nun egemeni oldu. Bu, hemen hemen Mısır ve Hindistan dışında, İskender’in fethettiği topraklara eşitti. Korupedion Savaşı  galibi Seleukos, ertesi yıl (M.Ö. 280) Ptolemaios Keraunos tarafından öldürüldü. Artık İskender’in üniter devlet politikası tamamen ortadan kalkmış oldu. Onun yerine, devletin paylaşılan topraklarında şu krallıklar oluşturuldu:

• Mısır’da, Ptolemaioslar (I. Ptolemaios Soter’in yönetiminde)
• Önasya’da, Seleukoslar (I. Antiokhos Soter’in yönetiminde)
• Makedonya’da, Antigonoslar (I. Antigonos Gonatas’ın yönetiminde)

Bu arada kuzeyden Kelt akınları başladı. Makedonya’ya giren Keltlere (Keltoi) karşı koymaya çalışan Ptolemaios Keraunos öldü (M.Ö. 279). Antigonos Gonatas ise Keltleri Lysimakheia’da (Bolayır) yenilgiye uğrattı (M.Ö. 277). Böylece, Yunanistan ve Makedonya Keltlerden kurtuldu. M.Ö. 274 / 273’de bu kez I. Antiokhos, Keltleri bozguna uğrattı; fakat Keltler (Galatlar) yine de Orta Anadolu’da (Galatia) yerleştiler. Anadolu’da Seleukos egemenliğinin başlamasıyla birlikte daha küçük bazı krallıklar da kuruldu: Bergama (Pergamon), Bithynia, Pontos ve Kappadokia krallıkları. Gerçekte bu krallıkların kuruluş yılları daha önceye gitmektedir; ancak tarih sahnesinde belirgin bir şekilde yer almaları M.Ö. 3. yüzyılda olmuştur. Yukarıda adlarını andığımız bu küçük Hellenistik Krallıklara, Anadolu dışında kurulmuş bir devlet olarak, Pyrrhos yönetimindeki Epeiros (Epir) Krallığı’nı da eklememiz gerekir.


SONUÇ:

Genel olarak M.Ö 330- İskender’in Perslerin başkenti Persepolis’i zaptı ve M.Ö 30 son Helenistik Krallık Ptolemaios’ların  Roma tarafından yok edildiği aralığı kapsayan Helenistik Dönem de, İskender ‘Doğu Seferi’ ile başlayan doğu macerası M.Ö 323 de ölümüne kadar büyük bir imparatorluk olma yolunda gerek politik gerek askeri gerekse kültürel olarak tarihe damgasını vuran bir başarı elde etmiştir.Doğuda Hindistan’a kadar uzanan imparatorluğu ölümü sonrasında uzun süreli olarak büyük mücadeleler sonucunda başka diğer krallıklara sahne olmuştur.Ardında kalan Diadokhları bir bütünlük içerisinde olmasa da onun mirasını kendi egemenlik alanları içerisinde koruma ve yaşatma yolunda kısmen başarılı olmuşlardır.Bununla ilgili en iyi bilgileri Helenistik Krallıkların var oldukları süreç içerisinde Büyük İskender İmparatorluğu’na atıfta bulunulan ve saygı göstergesi betimleri Helenistik  krallık sikkelerinde rahatlıkla görebilmekteyiz.

İskender büyük çoğunluğu sefer ve savaşlar içerisinde geçen hayatı boyunca doğuyu batıya çok iyi tanıtmıştır.İskender’den kendisinden daha önce de var olan doğu-batı kültürel etkileşimini tek bir imparatorluk altında milliyetçilik  duygusundan arınmış bir toplum yaratarak  gerçekleştirmiştir.

Büyük İskender  İmparatorluğu ; İskender’in ölümünden sonra haleflerinin kendi  aralarındaki egemenlik mücadeleleri dolayısı ile bir bütünlük içerisinde kalamamıştır. M.Ö 323 yılından itibaren tarih diadokhlar arasında yaşanan egemenlik savaşlarına sahne olmuştur. O’nun bıraktığı miras diadokhları arasında kimi zaman müttefiklikler kimi zaman ise düşmanlıklar meydana getirmiş , bu mücadeleler sırasında kurulan büyük krallıkların yanında küçük krallıklar da ortaya çıkmıştır.

Ta ki Roma’ya kadar.. Helenistik Dönemin sonunu getiren ise M.Ö 7 yy da tarih sahnesine çıkan ve zaman içerisinde büyüyüp güçlenen Roma’nın İtalya topraklarından çıkarak Makedonya İmparatorluğunun da içinde bulunduğu genişleme ve yayılma politikası doğrultusunda fethettiği topraklar arasında olmasıydı. Roma kimi zaman savaşlar ile kimi zaman ise vassal krallıklar vererek egemenliği altına aldığı toprakları eyaletleştirip Romalılaştırarak topraklarını ve gücünü arttırıyordu. Büyük İskender ile başlayan Helenistik Dönem haleflerin mücadeleleri ve bu durumu kendi lehinde kullanmayı iyi başaran Roma İmparatorluğu ile sona ermişti. 

     

28 Kasım 2013 Perşembe

Anadolu'da Neolitik Dönem


 Çağımızın sosyal ve ekonomik düzeninin temelini oluşturan ve ‘neos=yeni,lithos=taş’ sözcüklerinden türeyen NEOLİTİK yani Yenitaş Dönemi insanlığın gelişiminde ki en önemli süreçtir.Bu süreç insanoğlunun  yaşam ve geçim tarzında köklü değişikliklere uğratarak günümüz uygarlığının temelinin atılmasına sebep olmuştur.Bu dönemde insanoğlu,geçici doğal barınaklardan kalıcı köysel yaşama;avcılık ve toplayıcılıktan tarıma ve hayvancılığa geçiş yaşamıştır.Böylelikle doğada ki tüketici ve yıkıcı konumunun yanında üretici-yapıcı bir kimliğe bürünmüştür.
     Bu dönem ilk önce Yakın Doğu’da ilk filizlerini vermiş ve ‘Neolitik Devrim’ olarak nitelendirilmiştir.Fakat bu gelişim bir devrim gibi aniden ortaya çıkmak yerine yaklaşık İ.Ö 10.500-7000  yılları arasında yavaş yavaş ve sürekli evrim sonucunda olgunlaşmıştır.
     İnsanoğlunun yaşam ve  geçim tarzındaki değişikliğe yol açan en büyük etken,günümüzden yaklaşık 13-14 bin yıl öncesinde son Buzul Çağı’nın bitişini izleyen dönemde yavaş yavaş meydana gelen iklim değişiklikleri olmuştur.Bu dönemde  Avrupa’nın kuzeyindeki buzulların çekilmeye başlaması iklimi ılımanlaştırmış ve bugünküleri andıran bir bitki örtüsü ve hayvan türleri ortaya çıkmaya başlamıştı.Sonrasında ise tarıma alınacak bitkiler ile keçi,koyun ve domuz gibi hayvan türlerinin belirmesi sonucu mağara döneminin avcılık koşulları giderek değişti.Böylece avcılık ve besin toplayıcılığı yerini önce yerleşik düzene geçiş sonrada çiftçilik almaya başladı.Çünkü Akdeniz havzasının günümüzdekinden daha yağışlı ve serin iklim koşullarının değişikliğe uğrayarak daha kurak bir yapıya sahip olmasıyla geniş coğrafyalarda dağınık halde yaşayan insanlar giderek seyrekleşen su kaynakları etrafında toplanmaya başlamışlardı.Artık karanlık ve nemli mağara oyuklarına sığamaz duruma gelmişlerdi.
     İnsanoğlunun toprağa bağlanması onu keşiflere itti;önce güneşte kurutulan çamurun sağlamlığını ve duvarlar ile konutlar yapmaya başladı.Mağaralar yavaş yavaş terkedildi.böylece günümüz şehirciliğinin yani uygar yaşamın ilk adımları atılmaya başlandı.
     Yakın Doğu’da yerleşik yaşama ve tarıma nasıl ve nerede geçildiği konuları tam açık değildir.Bununla birlikte,Şanlıurfa’nın Bozova ilçesindeki ‘Biris mezarlığı’ ve ‘Söğüt tarlası’ Epipaleolitik’ten Neolitik Çağ’ın en erken evrelerine geçişi anlamaya yardımda bulunacak yerleşme alanlarıdır.Bundan on yıl önceye kadar yerleşik yaşamın ancak üretici ekonomiden sonra ortaya çıktığına inanılıyor ve bu döneme ‘İlk Tarımcı Köy Toplulukları’ adı veriliyordu.Fakat son yıllarda Güneydoğu Anadolu’daki Hallan çemi ve Çayönü gibi yerlerde yapılan arkeolojik keşifler bu terimin o döneme uygun olmadığını buna karşılık  yerleşik  fakat avcı-toplayıcı grupların varlığını ortaya koymuştur.Yerleşik avcı-toplayıcılıktan üretici ekonomiye geçebilmek için önce yetiştirilmeye elverişli buğday,arpa v.b ürünlerin evcilleştirilebilecek koyun,keçi v.b hayvanların yabanıl bir durumda bulunması ve uygun coğrafi koşullu bir ortam gerekmektedir.Anadolu’nun özellikle güney kesimi bu niteliklere sahipti ve en erken dönemlerde bile varlık göstererek Yakın doğu Neolitik uygarlığında önemli bir yer almıştır.
         
                                                                                 
ASERAMİK NEOLİTİK ÇAĞ (ÇANAKSIZ ÇÖMLEKSİZ ÇAĞ)

Neolitik Çağ’da elle şekil verilerek ateşte pişirmek ve günlük işlerde kolaylık sağlayacak çanak-çömleği üretmek önemli bir aşamadır.Çünkü insanoğlu yerleşik düzene geçmesine rağmen kili biçimlendirip çanak-çömlek yapmayı bilmiyordu.Günlük kap kacağını ya ahşap ya da taşları oyarak sağlıyordu.Bu nedenle Neolitiğin yaklaşık 10.500 -7000 yılları arasındaki bu erken aşamalarına ‘Aseramik Neolitik’ ya da ‘Seramiksiz Neolitik’ adı veriliyordu.Bu çağın en önemli temsilcileri güneydoğu bölgemizdeki Hallan çemi,Çayönü,Nevali çori,Göbeklitepe ve Gürcütepe’de saptanmıştır.

HALLAN ÇEMİ
     Batman ilinin Kozluk ilçesinin yakınlarındaki Hallan Çemi Höyüğü’deki yapılan kazılar Mesolitik’ten Neolitik çağa geçiş evreleri hakkında önemli bilgiler sağlamıştır.
    
4 yapı katı saptanan Hallan Çemi köyündeki evler toprağa açılmış 4-6 m. çapındaki yuvarlak ya da oval bir çukurun içine inşa edilmiştir.Duvarların alt kısmı ahşap dikmelerle desteklenerek taştan yapılmış,üst kısımlar ise kamış ve ince dallarla örülerek alttan ve üsten çamurla sıvanmıştı.çatı ahşap direkler ile desteklenmişti. Geçimlerini hala avcılık ve toplayıcılıkla sağlıyorlardı ve besin üretimi seviyesine gelememişlerdi.
     Alet yapımında çoğu kuzeyden getirilen obsidyeni kullanıyorlardı. Taştan oyfukları çanaklarını ise zaman zaman geometrik şekiller ile ya da azda olsa gerçekçi bezemeler ile süslüyorlardı.

ÇAYÖNÜ
     M.Ö.7300-6750 yılları arasında yerleşmeye sahne olan Çayönü özellikle mimarisiyle dikkat çeker. Aseramik Neolitik döneme ait üç yapı katında ızgara ve hücre planlı iki değişik mimari yapılanmaya rastlanmıştır. Erken döneme ait olan ızgara planlı yapılarda evlerin tabanı taş ızgaralar üzerine oturtulmuş, dallarla örtülen ızgaralar daha sonra çamur ile sıvanmıştır. Bu şekilde yaratılan hava akımı sayesinde nemden korunma olanağı sağlanmıştır. Daha geç dönem tabakalarında rastlanan hücre planlı yapılar ise birbirinden ayrı olarak bir meydan etrafına inşa edilmişlerdir. İçinde dikili taşların bulunduğu böyle bir meydana ilk kez Çayönü’nde rastlanmıştır. Meydanı çevreleyen binalardan ilk sıradakiler diğerlerinden daha büyük ve özel olarak muhtemelen törensel amaçlarla inşa edilmiştir. Bu iki yapı türü arasında bir de ilginç olarak bir Ata Kültünün varlığını gösteren kesik kafataslarının bulunduğu yine dinsel amaçlı bir yapıya rastlanmıştır. Bu yapının avlusunda bulunan sunak niteliğindeki bir taş insan ve hayvanların kurban edildiğini düşündürmektedir.

Çayönü’nde ilk olarak buğdayın tarıma alındığı ve köpeğin evcilleştirildiği bilinmektedir. Avcılık da üretimin yanında önemli bir şekilde yer almıştır. Aletlerini yapmakta obsidyen ve çakmaktaşının yanısıra kemikten de yararlanmışlardır. Ayrıca çevrelerinde buldukları bakırı da basit yöntemlerle işleyip kullanmışlardır.


     Çayönü halkı kilden küçük insan yontucukları ve hatta ev modelleri yapmış olmakla birlikte kili pişirerek çanak-çömlek yapmayı bilmiyorlardı. Kap kacaklarını taştan ve olasılıkla tahtadan oyuyorlardı,zaman zaman da alçıdan yararlanıyorlardı. Bu döneme ait yapılarda bulunan kerpiçten yapılmış basit kaplar üretiminde topraktan yararlanılması konusunda kimi girişimlerde bulunulduğunu gösterir.

NEVALİ ÇORİ
     Güneydoğu Anadolu’nun en dikkat çekici Aseramik Neolitik yerleşmelerinden birisi de Nevali Çori’dir. Bu yerleşmenin beş yapı katından oluştuğu saptanmıştır.Çayönü’nün ızgara ve hücre planlı yapıları arasında geçiş evreleri ile çağdaş olduğu düşünülür. Özelikle üçüncü yapı katında ızgara ve hücre planlı yapıların yan yana duruşu ilginçtir. Bunlardan ızgara yapıların depo,diğerlerinin ise konut olarak kullanıldığı öne sürülür.
     İlginç yönlerinden birisi de dördüncü yapı katından çıkarılan kutsal yapıdır. Kabartmalar be süslü yontular ile kaplı bu yapının törensel ve dinsel işlevi olduğu oldukta belirgindir. Bu,eski Doğu’nun anıtsal boyuttaki en eski ve gerçek kutsal yapısı olarak görülebileceği gibi aynı zamanda dinle ilgili bir rahip sınıfının varlığını da ortaya koyar.

    
Kabartmalı paye,heykel v.b sanatsal yapılar ise belirli zanaat ve tekniklerde uzmanlaşmanın başladığının kanıtıdır.
                              

     Obsidyen(volkan camı)’ı tanımayan bu halk alet yapımında özellikle çakmak taşından yararlanmıştır.

GÖBEKLİTEPE
     Nevali Çori ile hemen hemen aynı dönemde varlığını gösteren daha geniş bir alana yayılmış olan bu yerleşme yeri de çok tabakalıdır. Burada saptanan iki yapı dikkat çekicir. Anıtsallık ve donanımları nedeni ile kültle ilgili bir işlev taşımışolabilicekleri düşünülmüştür. Bunlardan daha geç olanı ‘aslan payeli’ yapı olarak tanımlanır. Dikdörtgen planlı bu yapının özenli işçiliği dikkat çeker.
                     
ERKEN NEOLİTİK ÇAĞ (ÇANAKLI ÇÖMLEKLİ ÇAĞ)
    
     Çanak-çömlek yapmasını bilmeyen ilk üretici topluluklarından sonra VII. bin yılın başlarına doğru insanoğlu doğada rahatlıkla ve bolca bulunan kilin özelliklerini keşfetmekte gecikmemişlerdir. Böylelikle de kile şekil verip ateşte pişiren yani çömlekçiliği uygulamaya başlayan yeni köy toplulukları ortaya çıkmaya başlamıştır. Çanak-çömlek üretimine geçilmesi kültürel yaşamdaki değişimin bir göstergesidir. Bunun sonucunda da ev işlerinde sıvı ve katı yiyecekler ile tahılların saklanıp pişirilmesi kolaylaşmış,mutfak kavramı ortaya çıkmıştır.
     Doğudan batıya doğru nüfusun özellikle yine Toroslar’ın güney ve kuzey etekleri civarında yoğunlaşmış bulunduğu bu dönemde on binlerce yıldır süre gelen toplayıcılık ve avcılığa dayalı sosyal sistem değişmeye başlamış ve insanoğlu toprağa daha bağımlı hale gelmiştir.
ÇATALHÖYÜK
     Daha çok Anadolu yarımadasının güney kesiminde yoğunlaşmış olan Erken Neolitik çağının yerleşmelerinin en ünlüsü Çatalhöyük’tür. Konya ili,Çumra ilçe merkezinin 11 km. kuzeyindeki bu höyük doğu ve batı olmak üzere iki yerleşme yerinden oluşur.Erken Neolitik çağ tabalakarı doğudakinde yer alır. Şimdiye kadar kesintisiz 14 yapı katı incelenen Doğu Çatalhöyük’ün Erken Neolitik Çağ yerleşmesi binden fazla konut ve 5-6 bin kişiyi bulduğu sanılan nüfusu ile Yakın doğunun bilinen en büyük köy ya da kasabalarından birisi durumundadır.
     Çatalhöyük evleri taş temeller üzerine kerpiçten, tek katlş ve düz damlı olarak inşaa edilmişlerdi.Evler birbirlerine bitişik olarak yapıldıkları için aralarında sokaklar bulunmuyordu. Fakat evler arasında yer yer büyük avlular bulunmaktaydı.

      Ulaşım düz damlar üzerinden sağlanmaktaydı. Evlerde kapı pencere gibi oluşumlar bulunmamaktadır. Evlere giriş dam üzerindeki bir açıklıktan sağlanmakta ve bu açıklık aynı zamanda baca görevini görmekteydi. Evlerin içlerinde ocak, fırın, küçük depolar ve oturma yatma gibi işlevleri olan sekiler bulunmaktaydı. Ölüler bu sekilerin altına bacaklar karına çekik (hoker) durumda ve sepetler içerisinde gömülmekteydi.
      20-25 metrekare genişliğindeki dikdörtgen planlı bu evlerin yanısıra daha büyük ve daha özel yapıldıkları farkedilen binalar bulunmaktaydı. Sayıları 63’ü bulan bu yapıların duvarları beyaz kille sıvanmış daha sonra da av, tapınma ve daha birçok konudaki renkli fresklerle bezenmişlerdir. Tapınak olarak nitelenen bu yapılardan ele geçen pişmiş topraktan yapılmış kadın figürinleri bir Anatanrıça inancının varlığına işaret etmektedir.
     Yine bu yapılarda Anatanrıçanın doğa üzerindeki egemenliğini simgeleyen arslan, boğa, geyik gibi vahşi hayvan figürin ve kabartmalarına da rastlanmıştır. Ev ve tapınaklarda ki kerpiç şekillerin altında,çoğunuğu kadın ve çocuklara iat 400 kadar mezar gün ışığına çıkmıştır. Cesetlerin çoğu açık havada bırakılarak yumuşak kısımları çürüdükten sonra ve akbabalar tarafından parçalandıktan sonra toplanan ve bazen kırmızıya boyanan iskeletlerin taban altına bırakılması sureti ile;çok azı ise bir bez ya da hasıra sarılarak hoker durumda,sol yanına yatırılmış şekilde gömülmüşlerdir. Ve ölülerin yanlarına armağanlar bırakılmıştır.


     Ekonomisi,herbiri gelişmiş düzeydeki tarım ve hayvancılık ile çok sınırlı bir ticarete dayanan Çatalhöyük halkı bu dönemde einkorn ve emmer buğdayı,ekmeklik buğday,arpa,bakla,bezelye giller ve mercimek gibi ürünleri yetiştirebiliyorlardı.Önce büyükbaş sonra da koyun,keçi ve köpeği evcilleştirmişlerdir.Avcılığın hala önemli yeri vardı. Yabanıl sığır,yabanıl koyun ve eşek,geyik,dağ keçisi,yabanıldomuz,ayı,tavşan,leopar ve türlü kuş cinsleri avlanan hayvanlar arasındaydı.
                             

     Çatalhöyük’te önceleri  pişmiş topraktan çanak-çömlek ve eşya yapımı yaygın değildi. Daha çok ahşap ve ya kamış örgü kullanılıyordu. Kullanımı giderek artan gerçek çanak-çömlekler ise daima elle biçimlendirilmiştir. Çoz az sayıda ki taştan kaplar ise lüks eşya niteliğinde olmuştur.
 

     Aletler ve silahlar genellikle doğal cam ve az da olsa çakmaktaşından,kaşık ve kepçeler ise kemiktendir. Bitki lifi,yün  ve hayvan kılından karıştırılarak yapılan dokumalar,keçe,kürk ve derilerin yanında sepetçilik de bilinmektedir. Bakır ve kurşundan; boncuk,yüzük,olasılıkla iğne ve bız yapımında yararlanılmıştır.ergani kökenli bakır, Gülek Boğazı yöresinden gelmiş kurşun;Kızıldeniz yöresinden gelmiş denizsalyangozu kabukları uzak bölgelere yapılmış olan ticari düzenin bir göstergesi olmasına rağmen; üreticiliği öğrenmiş olan bu halk büyük çapta kendi içine kapanıktı ve asal uğraşı avcılıktı.




ÇUKUROVA VE DİĞER YERLEŞMELER

     Erken Neolitik Çağ’da yerleşmelere sahne olan bir başka bölge de Çukurova’dır.Burada günümüzde Mersin ilinin içerisinde kalan Yumuktepe bu yörenin kazılar ile araştırılmış en iyi merkezidir.Burada yapılan araştırmalar da Erken Neolitik Çağ’a ait  25 kadar tabaka ve yapı katının varlığı saptanmıştır.
     Mimarlığı daha çok çit-çamur yani huğ tekniğine dayanan dönemin çanak ve çömlekleri elyapımı koyu renkli açkılı türdedir. Kendine özgü nitelikleri ağır basan bu kültürün yerli bir karekter taşıdığı ve baştan itibaren Amik ovası ve Suriye ve Lübnan’ın Akdeniz kıyısındaki Neolitik yerleşmelerle ilişki halinde oldukları anlaşılmaktadır.Mezopotamya ile hiç birilişki söz konusu değildir.
     Neolitik çağın en erken evrelerinden itibaren yaygın bir obsidyen kullanumu vardır. Obsidyenin geliş yeri Ulukışla ve Gülek boğazı yoluyla Hasandağ ve Melendiz dağı yöresidir.Kaletepe obsidyenlerinin Aseramik Nolitik dönemde Kıbrıs’a değin ulaşmış olması Çukurova ve Kıbrıs’ın arasındaki deniz trafiğinin daha da eskiye gittiğini gösterir.
     Antakya,Reyhanlı ve Kırıkhan arasında uzanan ve üç yanı dağlarla çevrili olan Amik Ovası tarih öncesi çağlarda çok yoğun yerleşmelere sahne olmuştu. Buranın Neolitik çağ kültürleri ‘Amuk A’ ve ‘Amuk B’ olarak adlandırılır ve ‘Tell el Cüdeyde’ ile kısmen,bunun biraz güneyindeki ‘Tell Dhahab’ (Altıntepe)’da yapılan sondajlardan tanınır. Bugün su altında kaldıklarından daha çok çit-çamur tekniğindeki mimarlığı konusunda fazla bir şey bilinmeyen Amuk A ve B evreleri çanak çömleği,Çukurova,Kuzey mezopotamya ve Suriye Neolitikleri için karekteristik olan elde yapılmış koyu renkli açkılı türdür.
     Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da en eski Çanaklı Çömlekli Neolitik Çağ yerleşmesi çanak çömlek öncesi dönemden beri iskan görmüşolan Çayönü’nde saptanmıştır. Burada çanak çömleksiz dönemin çok gelişmiş ve iyi tasarlanmış yapılarından farklı,ilkel bir köyü ortaya çıkarılmıştır. Bu  köyde ev duvarları yer yer üç sıra taş temeller üzerine kerpiç bloklardan oluşmaktadır.Eskiye kıyasla köy oldukça küçülmüş ve nüfusu azalmıştır.Amik A veB evrelerindekileriandıran koyu yüzlü ve açkılı çanak-çömlekler son derece kabadır,ağız kenarlarının altında küt çıkıntılar halinde tutamakları ve düğme biçiminde kabarcıkları olan siyah ve gri renkli çanaklar sevilerek kullanılır.Şanlıurfa’nın Birecik ilçesi yakınlarındaki MezraaTeleilat öyYöyü
 Höyüğü’nde bu döneme ait kalıntılar ortaya çıkarılmaya başlamıştır.
     Neolitik Çağ’da Göller Bölgesi ve civarı yoğun bir yerleşme dokusuna sahiptir. Bu yörede Burdur yakınlarındaki Kuruçay,Bucak Ovası içindeki Höyücek ve daha güneyde,Antalya’ya bağlı Bademağacı beldesi yakınlarındaki Bademağacı höyüğü ile Beyşehir’İn 10 km. kuzey-kuzeybatısındaki Erbaba höyükleri kazılarak incelenmiştir. Bunlardan 6700 yılına değin uzandığı anlaşılan en eskisi Kuruçay’dır.
     Burada buluntu veren ve bir yerleşmeden çok erozyon birikimi olarak nitelendirilen en erken tabakanın (13) üzerindeki yapı katında (12) olasılıkla kalabalık bir aileye ilişkin çok ufak bir yerleşme ortaya çıkarılmıştır.

     Taştan temelleri 1 m. kalınlığında olan mimaride kuzey ana mekan 10x8 m. boyutlarındadır. Zamanla küçük odalar eklenerek mekan genişletilmiştir. Tek renkli ve çok renkli olarak iki kümeye ayrılan çanak-çömlekler den asıl büyük kümeyi ,gri-bej hamurlu  ve yandan bakıldığında hayvan başını anımsatan yalancı kulpları ile tek renkliler oluşturur. Dikey yerleştirilmiş tüp biçimli tutamaklar karekteristiktir.daha çok basit bantlar,şevronlar ve sembolik- fantastik türdeki boya bezemeler ise bej astar üzerine kırmızı boya ile yapılmıştır. Çok az sayıda olmakla birlikte kabartma bezemeli olanlar da vardır. Boya bezemeli kaplar daha sonraki çağlarda Göller Bölgesi’ne özgü kapların ilkel öncüleri konumundadır.taştan aletler genellikle çakmaktaşı,daha az olarak obsidyendir.

     Höyücek’in mimarisi bulunmayan en erken tabakaları üzerinde dinsel işlevli bir grup mekan prtaya çıkarılmıştır.’Tapınak Dönemi’ denilen bu yapıın tabakaları doğu-batı yönünde yanyana 5 mekandan oluşur ve tümü kerpiçtendir. Dikdörtgen planlı yapılara daha çok uzun kenarları üzerine açılmış merkezi kapılardan girilmektedir. Bunların karşısına gelen duvara büyük bir fırın yerleştirilmiştir. Yapıların ortasında,dıştan 8x5 m. boylarında daha küçük bir yapı dikkat çekicidir. Alçak bir bölme duvarı ile ikiye ayrılmış olan bu mekanda dinsel anlamlı buluntular ele geçirilmiştir. Böylelikle yerleşme yerinin köyden daha çok kutsal bir ziyaret yeri görünümü taşıdığı anlaşılmıştır.Çanak çömlekler çok teknik ve biçim zenginliği sergilerler.iyi pişirilmiş çok iyi açkılanmış  kaplar tek renklidir.Çoğunda ip delikli tüp tutamaklar bulunmaktadır. Böbrek,kuş ve çizme biçimli kaplar dikkat çekicidir.
     En güney uçtaki Bademağacı’nda erken evreye ilişkin en iyi durumdaki mimari kerpiçten evler ile temsil olunur. Birbirine yapışık olmayan yapılar daima dikdörtgen planlıdır.tahıl, evlerin dışındaki kil levhalardan yapılmış silolarda depolanır. Çanak ve çömlek tek renkli ve iyi açkılıdır. Pişmiş topraktan anatanrıça figürinleri oturur ve bağdaş kurmuş biçimde gösterilir. Bu yerleşmenin tarihinin yaklaşık olarak VII. binyılın son çeyreğine gittiği sanılır.


      Geç Neolitik Dönem’e ilişkin geçişi tanıtan en iyi yerleşmelerden biri olan Erbaba 6000 yılları civarına tarihlenir. Üç tabaka halindeki Neolitik yerleşmede dörtgen planlı ev duvarları taştandır. Hayvan ve bitki üretimciliğinde Çatalhöyük  düzeyine eriştiği anlaşılan Erbaba ‘da yontmataş alet endüstrisinin ana malzemesi çakmak taşıdır;obsidyen ise azdır. Tarımı bilen bu topluluğun avcılıkla uğraşmadığı alet tiplerinden anlaşılır. Pişmiş topraktan insan yontuları yapılmıştır. Çanak çömlekler kaba hamurlu siyah ve kahverengidir.daha geç evre de kapların kili içine minik hayvan kabukları katılmıştır.

     Daha doğuya gidildiğinde Niğde ilinin güneyinde yer alan Köşkhöyük,küçük bir yerleşme olmak ile birlikte,özellikle ilginç küçük buluntuları dikkat çekicidir.Höyüğün en alttaki III. yapı katında duvarlar tamamen taştan örülerek yükseltilmiştir. Dikdörtgen,karemsi ve bazende yuvarlak planlı mekanlarda fırınlar ve tandırlaın yanında erzak küpleri,taş kaplar ve kapı söve taşları bulunmuştur. Kimi mekanlarda kerpiçten şekillere yer verilmiştir.
    Ölüler yerleşme alanında küp içine,taş sandukaya veya toprağa açılan basit çukurlara gömülmüşlerdir.mezar armağanı olarak çanak çömlekler,obsidyenve kemikten aletler,takılar ve anatantıça figürinleri konmuştur.

    Çanak çömlekler el yapımı,siyah,koyu gri,açık ve koyu kırmızı hamurlu ve tek renklidir. En dikkat çekici özellik kimi kapların insan,boğa,keçi,kaplumbağa ve antilop gibi yüksek kabartmalar ile bezenmiş olmalarıdır. Şişman-doğurhan ana tanrıça figürinleri oldukça gerçekçidir.
     Alet ve silahlar başta obsidyen olmak üzere taş ve kemiktendir. Maden kullanımı yoktur.




                                                                                                                                           





GEÇ NEOLİTİK ÇAĞ

     Neolitik Dönemin ikinci ve son evresi Geç Neolitik Çağ olarak adlandırılır. Bir ya da iki yüzyıldan fazla sürmeyen bu dönem ekonomisinde avcılığın yeri oldukça azalmış, bunun yerine kuru tarım yaygınlaşmıştır. Çanak çömlek yapımı da iyice yaygınlaşmış, elde biçimlendirmenin devam etmesine rağmen daha ince çeperli, daha iyi pişirilmiş, kahve, gri, devetüyü renklerinde seramikler yapılmıştır. Oldukça az sayıda krem astar üzerine kımızı bezemeli kaplara da rastlanmıştır. İlk olarak insan başı ve hayvan biçimli kaplara da bu dönemde rastlanır. Yaşama biçiminin değişimiyle birlikte inanç sisteminde de değişiklikler ortaya çıkmıştır. Av ile ilgili sahneler unutulmuş yerine üreme, çoğalma kaygısı ile ilgili olarak Anatanrıça inancı yaygınlaşmıştır. Kadının doğurganlığı ön plana çıkmış, avcılıkla birlikte doğumdaki rolü henüz bilinmeyen erkek ikinci plana itilmiştir. Ortak kutsal alanlarda azalmış, ölüleri yerleşme dışına gömme geleneği başlamıştır.

HACILAR
     Geç Neolitik dönemin Anadolu’da en iyi temsil edildiği merkezlerin başında Burdur’un güneybatısındaki ‘Hacılar’ gelmektedir.höyükte 4 yapı katı halinde karşılaşılan Geç Neolitik dönem VI. Bin yılın başına tarihlenir. Bu yapı katlarında büyük bir yangın ile son bulduğu düşünülen sonuncu yani Hacılar IV de Çatalhöyük’tekilerden çok daha büyük evler ortaya çıkarılmıştır.

     Plan yönünden Bademağacı Erken Neolitik evlerini anımsatır biçimde bu evlere uzun duvarlarının ortasına açılmış kapılardan girilir. Fırın yine kapının karşısına gelen arka duvarın önündeki konumundadır. Plan yönünden daha gelişkin bir özellik gösteren bu evlerin içinde ana mekan çit tekniği ile ince duvarlar ile bölümlere ayrlmıştır. İçinde fırın,ocak,öğütme taşları ve çamurdan tahıl ambarı bulunur,mutfak dışarıdadır.

      Sırt sırta bir blok halinde inşa edilmiş olan bu evlerin yanında tapınak denilebilecek özel yapı bulunanamıştır. Çoğu evlerde bulunan figürinler bir ev kültünün varlığına işaret etmektedir.
      Ekonomide avcılık eskiye oranla azalmıştır,kuru tarım  büyük ölçüde kullanılmaya başlamıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak da eskinin yontma taş alet endüstrisinin de yeni biçimler almaya başladığı saptanmıştır.
     Çanak çömlek yapımının iyiden iyiye yaygınlaştığı bu dönemin elde yapılmış kapları yine tek renkli ve çok renkli olarak iki gruba ayrılır.Erken dönemin tanınan kapların ağız kenarlarının altına dikine yerleştirilmiş tüp biçimli tutamaklar karekteristiktir. Tek renkli çanak-çömlekler Kuzaybatı Anadolu,ege kıyıları ve hatta Sakız ve Sykros gibi adalara değin yayılmış olmakla birlikte boya bezeme yalnızca Göller Bölgesi’ne özgüdür.
     İnsanoğlunun yaşamında beliren yenilikler sanatta da kendini göstermiştir. Avın önemini yitirmeye başlaması ile artık eskinin bütün av panoları unutulmuş,bunun yerine üretimle ilgili olarak kadının doğurganlığı ön plana geçmişti. Onları besleyen Toprak Ana ön plana geçmişti. Bu dönemin gelişkin figürlerinde ana konu iri badem gözlü,şişman ve çıplak Ana tanrıça ile çocuğudur. Yapılan bu figürinler genellikle kilden nadir olarak da olsa taştantır.ölüler artık evlerin içine değil,daha çok açık avlulara ve mezarlıklara gömülmektedir.
KURUÇAY
     Göller Bölgesi’nde Hacılar’ın komşusu olan Kuruçay  bu zamanda korumalı bir köy durumuna getirilmiştir. Yarım yuvarlak kulemsi çıkıntılarla güçlendirilmiş bu taştan koruma duvarı ileri düzeyde bir savunma anlayışına sahiptir. Bu korumalı alana kuzeydoğudan basit bir açıklıktan girilmekteydi. İç kısım çok yıkım görmüş,bu yüzden düzeni hakkında bir şey söylenemez.

     Bu köyde kullanılan çanak-çömlekler Hacılar’dakinin benzeridir. Önceki dönemlerde ortaya çıkmış boya bezeli kaplar da büyük bir artış söz konusudur. Sembolik-faztastik türde bezeme giderek yaygınlaşmıştır.

HÖYÜCEK
      Kuruçay’ın biraz daha güneyindeki yerleşme olan Höyücek bu dönemde olasılıkla kutsal alan niteliğini korumaktadır. Mimarisi hakkında pek bir iblgi bilinmeyen ve ‘Kutsal Alanlar Dönemi’ denen bu tabakada pişmiş topraktan 70 kadar ana tanrıça figürini ve idol bulunmuştur. Naturalist biçimdeki figürinlere karşılık,idoller basit,çuval gövdeli ve şematiktir. Başsız olarak yapılan bu idollere sonradan ağaç ve kilden ince uzun başlar yerleştirilmiştir.

DİĞER MERKEZLER

     Çukurova’da Mersin Yumuktepe,Tarsus Gözlükule ve Ceyhan ırmağının doğu kıyısındaki Domuztepe;Niğde yakınlarındaki Köşkhöyük,Konya ovasında Can Hasan;İzmir’de Ulucak,son olarak da Denizli yakınlarındaki Aphrodisias Geç Neolitik’ten Erken Kalkolitik Dönem’e geçisi en iyi temsil eden diğer merkezlerdir.

     Bunlardan Yumuktepe’de inek,domuz,koyun ve keçiyi evcilleştirmiş ve tüm bitkileri tarıma almış oldukça gelişkin yapıya sahip bir toplum yapısına sahiptir. Mimaride 5-6 odadan oluşan kare ya da dikdörtgen odalı ev veya evler saptanmıştır.Duvarların alt kesimleri yassı ve oval dere taşları ile yapılmış üstte ise çit-çamur tekniği kullanılmıştır. İki odada özel kullanım amacına yönelik sıvalı birer niş bulunmaktadır. Daha sonra taş tabanlı bir takım yuvarlak silolar ve son olarak da odaları dikdörtgen planlı evlerden korumasız bir köy söz konusudur. Sonuncu yapı katı bir yangın geçirerek ıssızlaşmıştır.

     Bu yapı katlarında eskinin siyah renkte çanak-çömleklerinin yanında portakal ve bej renkte daha açık mallar belirir. Biçimler basittir ve çeşitlilik yoktur. Çok az sayıdaki çanak-çömlekteki en sevilen boya bezeme ,açık renk zemin üzerine kırmızı ya da kahverengi boya ile yapılmış ‘şimşek’ motifleridir.

     Geç Neolitik Çağ’da Doğu Anadolu’daki durum,bugüne kadar saptanan merkezler sayısının yok denecek kadar az olması nedeni ile açık değildir. Malatya yakınlarındaki İkizhöyük tek merkez durumundadır. Amik B evresindekilerle karşılaştırılabilecek el yapımı,koyu yüzlü,açkılı,boyunları basit kabartılarla bezeli çanak-çömlekler içeren bu merkez dönemin çok sonlarına ait görünür. Paleoklimatik kanıtlar söz konusu çağda  hemen hemen tüm Doğu Anadolu’da kurak bir çöl-step iklimi egemen olduğuna işaret etmektedir. Yerleşmelerin sayısının az sayıda oluşu 4400 yıllarına değin süren bu elverişsiz koşullardan kaynaklanmış olabilir.
     Geç Neolitik Dönem’de Anadolu’nun kuzeybatı kesimi iyi bir biçimde iskan edilmeye başlamış,yerleşik köy yaşantısı tüm yönleri ile belirmişti.6. binyılın başlarında Anadolu’dan gelen göçmen çiftçiler ile,eskinin yerli balıkçı-avcılarının karışması yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.Avrupa prehistorik kültürleri ile Anadolu arasındaki konumları ile dikkat çeken bu merkezlerden en tanınmışları İstanbul-Kadıköydeki Fikirtepe,Pendik;İznik gölünün batı kıyısında Orhangazi yöresindeki Ilıpınar ve Yenişehir ovasındaki Menteşehöyük’tür. Bunlardan Fikirtepe Marmara Bölgesinin en eski kültürü durumundadır ve ilk besin üretimiyle ilgili kavramların Avrupa’ya aktarılmasında önemli bir aracı görevinde olmuştur.
     Fikirtepe kültürünü oluşturan toplulukların ,avcılık ve su ürünlerine olan bağlılıkları nedeniyle eskinin toplayıcılık döneminden gelen beslenme alışkanlıklarını sürdürdükleri;bunun yanında Anadolu içlerinden gelen çanak çömlek yapımı,evcil hayan ve tarım bitkilerinin kullanımı gibi yeni kavramları öğrenmeye başladıkları açıktır.
     Genel olarak kaba görünümlüolan çanak-çömlekler çoğu kez koyu kurşuni ve koyu kahverenginde ve açkılıdır. Kimileri kazıma çizgiler ya da noktalarla bezenmiş,bazen bunların içi beyaz bir macunla doldurulmuştur. Bezeme daha çok köşeli kaplar üzerine uygulanmış ve boyaya hiç yer verilmemiştir.


     Fikirtepe kültürünün içkesimdeki yansımaları olarak nitelendirilebilicek olan Ilıpınar ve Menteşehöyük, mimarlık ve yerleşme düzeni açılarından farklı karekteristiğe sahiptir. Mimari ahşap-çamur karışımı ve çit örgü tekniği ile planlanmıştır. Evler ayrık düzende ve dikdörtgen planda inşa edilmiştir.
   


    Anadolu’da Neolitik Çağ çok uzun sürmüştür. Bu süre kimi bölgelerde 2000 yıldan fazladır. Bu uzun sürede çevrede bir çok değişiklik ortaya çıkmış ve çanak-çömlek öncesi erken evre bir yana bırakılacak olursa , yerel teknolojilerde , değiş-tokuş sisteminde ve sosyal yapıda fazla farklılaşma olmamıştır.


     Geç Neolitik Çağın sonlarında Konya Ovası ve Göller Bölgesi’ndeki yerleşme yerleri yıkıcı sonuçlara yol açan fakat nedenleri bilinmeyen bir dizi gelişmeden olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu olaylardan sonra Doğu Çatalhöyük ıssızlaşarak batıdaki yeni yerine taşınmıştır.Hacılar,Kuruçay ve Bademağacı yerleşmerinde de büyük birer yangın felaketine sahne olmuş olabilirlerdir.